kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2019 Pazar

RÜYA (Kısa Hikaye)



Kavrulmuş toprağın sıcağı yüzüme vurdu. Güneş bana "Günaydın." dedi. Bu kasabaya geldiğimden beri aklımda tek bir şey vardı. Bir salona gidip kör kütük sarhoş olana dek içmek. Dışarı baktım. Güneş tam tepedeydi. Salondan iki kovboy çıktı meydana. Çektiler silahlarını, selamlaştılar. Saat tam 12.00' ı vurduğunda çalan üçüncü gonk sesinde bir el silah sesi duyuldu. Vurulmuştum. Salona falan giremeden orada yığılıp kaldım. 

Kan ter içinde kalkıverdim. Gördüğüm kabus o kadar gerçekti ki o kurşunun kafatasımı parçalayışını, beynime saplanışını hissetmiştim. Elimi alnıma götürdüğümde bir şişlik hissettim. Herhalde duvara kafa atmış olmalıydım.

Gidip lavaboya elmi yüzümü yıkadım. Yatağa dönmeye korktum tekrar. Balkona çıkıp dinlenmeye çalıştım. Yola baktığımda güzel bir bayanın geçtiğini gördüm. Gözlerimle gizlice onu takip ettiğimden haberi yok gibiydi. Yavaşça yürürken üzerindeki deri pantolonun sesi geliyordu. Birden bulunduğum apartmana doğru yöneliverdi, eğildim beni görmesinden korkarak. Apartmana girdi. Acaba hangi daireye doğru gidiyordu? Dış kapıyı açtım ve merdiven boşluğundan aşağıya doğru baktım. Kadın ilk katı çıktı, ikinci katta biraz duraksadı,  sonra benim bulunduğum üçüncü kata doğru çıkmaya başladı. Hemen sessizce içeri girip kapımı kapatıp kapı deliğinden bakmaya başladım. Kapımın karşısında durdu ve zile bastı. Ayak sesleri çıkararak geliyormuş gibi yaptım ve kapıyı açtım. Bana büyük bir şehvet ve istekle bakarak üzerime atlayıverdi. Olayın şokunu üstümden atamadan kendimden geçerken bir anda kendimi yatak odasında buluverdim. Kollarımın arasındaki kıvrak dansıyla aklımı başımdan aldı. Sarsıldım.

Gözlerimi açtığımda yerde boylu boyunca yatıyordum. Tüm toprağın tadını ağzımda hissettim. Ayağa kalktığımda etrafa bakındım olanlara anlam veremeyerek. Tekrar aynı rüyayı görüyor olmalıydım. Elimi alnıma götürdüm, kurumuş bir yara hissettim. Nasıl olmuştu da o kurşundan sağ çıkabilmiştim aklım almadı. Bunun bir rüya olduğundan emindim. Ancak ağzımda aldığım toprak tadı öylesine gerçekti ki anlamlandıramadım bu durumu. Ayağa kalkıp üstümü başımı silkeledim. Salona girdim ve barmenden viski istedim. Viskinin tadı öylesine sertti ki alkolün sıcaklığını ve bedenimde yayılışını tüm hücrelerimde hissettim. Ateşler içindeydim. Dört shot daha attım ardından. Barmene güzel bir kızının olup olmadığını sordum. Rosie' nin elindeki en yetenekli ve en güzel kız olduğunu söyledi bana. Yukarıya çıktım. 103 numaralı odanın başında beni bekliyordu. Diğer taraftayken gördüğüm kadındı bu. Odaya girerken belinden tuttum ve kendime çektim. Kokusunu içime çektim, aynı kokuydu bu. Tenlerimiz birbirine kenetlendi, sanki daha önceden birbirlerini tanıyor gibiydiler. 

Alaca karanlık vaktinde salondan çıktım. Yaşadıklarıma bir anlam veremiyordum. Acaba burası mı gerçekti, yoksa diğer küçük apartman dairesinde yaşadığım hayat mı? O kadar kafam karışmıştı ki ne yapacağımı bilemedim. Kasırga' yı çağırdım. Üstüne atlayıp boş ve uzun uçsuz bucaksız vadiye doğru uzaklaştık atımla.

Saat  gece üçü bulmuştu. Kasırga da bitap düşmüştü, ben de. Atın üstünden atıverdim kendimi kuma. Yıldızlara bakmaya başladım. O kadar güzel ve berraktı ki gökyüzü, tek bir bulut dahi yoktu havada. Yıldızlar onun şeklini aldı sanki önce. Onun yüzünü gördüm. Daha sonra başımın üstünde daireler çizmeye başladılar, her yer solmaya başlarken.

Gözlerimi açtığımda kendimi bir yatakta buluverdim. Soluma baktığımda onu gördüm. Pürüzsüz teninden yayılan o tatlı karanfil kokusu beni benden aldı. Kalktım üzerimi giyindim. Kendime güzel, sıcak biri kupa çay hazırlayıp balkona çıkıp gökyüzüne daldım. Acaba tüm bu evrende yapayalnız mıydı insanoğlu? Bunun cevabını belki çok geç öğreneceğiz belki de hiç öğrenemeyeceğiz. Sıcacık çayımın boğazımda oluşturduğu ısı dalgası tatlı bir haz verdi, gülümsedim. Hayatın tüm dertlerine, zamansız akmış tüm göz yaşlarına ve acılara karşı gülümsedim umarsızca. Çayımı bitirdiğimde duşa girdim. Çıktığımda uyanmıştı. "Günaydın." diyerek gülümsedim. Bana karşılık verdiği gülümseyişi havada yakaladım, paketledim bozulmasın diye ve kalbimin derinliklerine hapsettim. Bu kadını seviyordum. Çünkü içimdeki uyuyan çocuğu uyandırmış, bana yaşama enerjisini vermişti yeniden. Gerçi beni terk edip gittiği günü unutamamıştım ama onun da hisleri gerçek olmalı ki bensiz yapamamış ve geri gelmişti sonunda.

Birlikte güzel sade bir kahvaltı hazırladık. İşe gitmeden önce kravatımı bağlarken gömleğimin yakasına bir buse kondurdu. Ben de ona var gücümle sarılarak öptüm, kokladım doyasıya ve ayakkabılarımı giyerek çıktım evden.

Akşam iş yerimden dönerken tatlıma bir buket karanfil aldım çiçekçiden. Eve girdiğimde henüz gelmediğini fark ettim okuldan. Merakla telefona sarıldım. Kendisini doktor olarak tanıtan bir beyle karşılaştım. Hastanede olduğunu öğrenir öğrenmez çiçeklerimle birlikte fırlayıverdim evden.

Hastaneye vardığımda orasına burasına iğneler takılmış, serumlar bağlanmış bir halde buldum onu. Uyanıktı. Yanına yaklaştım ve ağlamaya başladım. Göz yaşlarımı sildi ve elimi öptü. Güzelim karanfil kokan teni tekrar gözlerimin dolmasına neden oldu. " En  sevdiğin çiçekten aldım bak, Karanfil." dedim. gülümsedi tekrar. Gözleri donuklaştı birden, elleri kayıverdi avuçlarımdan. Göz yaşlarımda boğulana dek ağladım. Doktorlar geldiklerinde artık müdahale edebilmeleri için çok geçti. 

Gözümü açtığımda kendimi yine çölün ortasında buluverdim. Kasırga yüzümü yalıyordu. Başını hafifçe okşadım ve ayağa kalktım. Sendeledim önce, güçlükle dengede durabildim. Kasırga' ya sarılarak ondan destek aldım ve üstüne atıverdim kendimi. "Eve gidelim hadi." dedim ona ve beni anlamış gibi başını sallayarak karanlıklar içinde gölgeler gibi hızla kayarcasına koşmaya başladı.

Nedense buraya döndüğümden beri kendimi bir parça eksik hissetmiştim hep. Acaba diğer tarafta kendimi ölü görmüş olduğum için olabilir miydi? Kasabaya döndüğümde tekrar aynı salona girdim. Barmene Rosie' yi sorduğumda başını hüzünle öne eğerek yaklaşık iki saat önce kendisini vurduğunu söyledi. Ayrıca bana bir not bırakmıştı. Kan bulaşmış kağıt parçasını elime verdi barmen, ellerim titreye titreye mektubu açtım:

" Bay Crook,

   Sizinle yaşadığımız o gün benim için  çok özel bir gündü. Tarif edemediğim farklı bir duygu hissetmiştim. Sanki daha önceden birbirimizi tanıyor gibiydik. Sizin kokunuzu daha önce de koklamış, hissetmiş gibiydim. Aslına bakarsanız rüyalarımda başka bir diyarda gibiydik. Sizinle orada da birlikte olmuştum. Ancak diğer taraftayken hastanede öldüğüm zamanı ve elinizde karanfillerle geldiğinizi hatırlıyorum en son. O günden beri de bir daha o tarafa gidemedim, rüyalarımda orayı göremedim. En son bu rüyayı gördükten sonra uyandım bu tarafta ve içimde bir şeylerin eksik olduğunu, bir bütün olamadığımı hissettim. Bu hisle yaşamak ve kendini hiç bir yere ait hissedememek nasıl bir duygudur bilir misiniz Bay Crook? Ben ne kadar sizinle yaşadığımız şeylerden zevk alsam da bu şekilde eksik yaşayamayacağımı fark ettim, lütfen bencilliğimi affedin. 
                                                                        
Sizi çok seven Rosie,"

Mektubu okuduğumda olduğum yere çöküverdim. Saatlerce ağladım. Barmen, Rosie'nin en sevdiği çilekli şarabı getirdi bana. Öncesinde hissettiğim o garip hissin, kavuşmanın olmadığı büyük bir aşka dönüştüğünü hissetmiştim o an. Aşkın sonsuz kederi sonunda beni de bulmuştu. Geceler gündüzlerce bu kederle içtim, yattım ve uyandım. Bir umut onu rüyalarımda görürüm ümidiyle uyuyordum her gece gözlerimi kapatırken, ancak o günden sonra hiç rüya da göremez olmuştum artık. Bir kez olsun aklımdan çıkmamıştı onun karanfil kokusu aklımdan yine de.

Bir ay kadar dayanabildim bu hayata. Her gün salonda oturup içmekten ve uyumaktan başka bir şey yapamadım. Otuzuncu günün sonunda bu ızdıraba daha fazla dayanamayacağımı fark ettim ve 103 numaralı odada yaşamıma, bir ilmeğin o sıcak kollarında son verdim. 


26 Ocak 2013 Cumartesi

Ölüm (Kısa Hikaye)


Ayağını gıdıklayan dalgalarla uyandı. Ne kadar zamandır orada yatıyordu bilmiyordu. Gözlerini açtığında havanın kararmış olduğunu gördü. Ay tüm çekiciliğiyle parlıyor, yakamoz ışıkları dans ediyordu suyun üzerinde. Yattığı yerden doğruldu ve ufka bakmaya başladı. Hayatında hiç kendini bu kadar boşlukta hissetmemişti. Aklındaki bir görüntü hiçbir zaman gitmeyecekti. Aslında rüyasında da onu görüyordu her zaman ama uyandığında hatırlayamıyordu bir türlü onu net olarak. Bilinç altı onunla her gece oyunlar oynuyordu ama onun bundan hiç haberi yoktu. Kalbi de yerinin orası olmaması gerektiğini söylüyordu. Onun yeri aklındaki kadının yanıydı. Onu ne kadar sevdiğini o bile bilmiyordu. O anda üstüne bir damla düştü. Ardından tek tek diğerleri geldi. Yağmur mu yağıyordu yoksa hayal mi ediyordu? Aklında yatan kadının yarattığı bir hayal parçası mıydı yoksa bu? Düşündü ki eve dönmeliydi. Sahi bir evi var mıydı yoksa? Acaba kaldığı yer neresiydi? Tüm bunları düşünürken yorgunluktan yeniden uykuya dalıverdi oracıkta.
-          Nereye gidiyorsun? Bırakma beni lütfen! Sana ihtiyacım var!
-          Artık gitmeliyim. Ben başka birisini seviyorum. En sevdiğin tatlıdan yaptım. Dolabın üstünde.
-          Tatlı umurumda değil. Sensiz tadı kalmıyor. Bırakma beni, gitme!
-          Üzgünüm tatlım. Gerçek bu! Seni hiç sevmemiştim zaten. Nasıl senden hoşlandığım izlenimine kapıldın bilmiyorum ama ayrılmak zorundayım. Uçağımı kaçıracağım. Bana yaptığın her şey için teşekkür ederim.

Soluk soluğa uyanıverdi. Gördüğü rüya ona geçmişini hatırlatmaya yetti de arttı bile. O gün ayrıldıktan sonra bir meyhaneye gitmişti evet. Orada deliler gibi içmiş sonunu göremediği bir yolda bulmuştu kendini. Hayalleri onu terketmişti. Hayatını adadığı kadın ona onu sevmediğini söylemişti. Uzandığı yerden kalkıp üstünü başını toparlamaya çalışırken nereden geldiğini bilemediği bir gürültüyle karşılaşmıştı. Etrafına baktığında bir ormanda olduğunu fark etmişti. Sesin geldiği yöne doğru gitmişti ve bir sahile varmıştı.
Yattığı yerden yıldızları izlerken bütün bu düşünceler zinciri aklına doluverdi. Kalkıp gitmeye yeltendi, yapamadı. Sol tarafına bir ağrı girdi yığıldı orada.
Gözünü açtığında bir hastane odasında buldu kendini. Doktor geldiğinde ona kalp krizi atlattığını ancak bir şeyinin olmadığını söyledi. “ Artık seni taburcu edebiliriz.” Dedi doktor. Hastanenin kapısına indiğinde taksi onu bekliyordu. Doğruca evi olarak hatırladığı yere doğru yola koyuldu.
İçeri girdiğinde dolabın üzerinde bir not gördü.
“Beni unutmadığın için teşekkür ederim.”
Nota baktı ve ağlamaya başladı. Hayali onu hiç bırakmamıştı ki zaten. Salona geçti bir bardak viski doldurdu. Kendisini bildi bileli bu şekilde rahatlayabiliyordu ancak. Arkadan da Brian Crain’den Butterfly Waltz adlı piyano parçası çalıyordu derinden. Gözlerini kapattı ve kendisini ele geçirmesine izin verdi bu tatlı melodinin. Kalbinde bir yanma hissetti. Gözlerini açtı. Yanında duruyordu. Koltuğun hemen yanında kollarını boynuna dolamış onu öpüyordu. Sarıldı bu hayale ve onu bir daha bırakmayacağını söyledi ona. Kokusunu içine çekti tekrar. Gözleri doldu yeniden. Ağlamayacağını söyledi ona. Ellerini tuttu ve asla unutmayacağına dair söz verdi ona. Gözlerinin içine bakıp “Seni seviyorum.” Diye mırıldandı bunu yüreğinin derinliklerinde hissederek. O da ona bakarak gülümsedi. Bu gülümseyişi asla unutamayacaktı, biliyordu. Her gün onunla uyudu dudağında tatlı bir tebessümle. Her gün onunla uyandı güne bakıp gülümseyerek.
.
Koskoca bir 40 yıl geçmişti böyle evde oturup içerek. Arada sırada içki almaya gidiyordu. Deniz kenarına çıkıyordu bazen de. Hangi ara 62 yaşına basmıştı hiç hatırlamıyordu. Her gününü onunla geçirmişti. Yalnız kalmamıştı hiçbir zaman. O gün bir farklı hissediyordu yalnız. Sanki o gün daha bir incelmiş hissediyordu kendini. Bir an kalbi sıkıştı tekrar. Bu seferki kalp krizi değildi. Anladı ki ölmüştü. Diğer dünyayı görme şerefine erişmişti hayatı boyunca sevdiği kadın. Halbuki ne kadar da yalvarmıştı Tanrı’ya “ Onu benden önce alma yanına.” Diye. Ne çok sevmişti onu. Hayali de bir anda solmaya başladı yanıbaşında. Kalktı bir sigara yaktı. Litrelik viskiyi bitirdi o an. İçine sonsuz bir sıcaklık ilişti. Hayali yanında değildi belki ama onun varlığını kalbinde hissetti bu sefer de. Gidip arka odada duran sandığı açtı. Onun kıyafetlerini kokladı, içine çekti nefesini bir daha vermeyecekmişçesine. Silahı gördü sol köşede. Aldı ve salona geçti. Duvarda asılı duran resmine bakarak “Bekle beni.” Dedi ve 2 kuş uçuverdi balkonundan irkilerek.

24 Ocak 2013 Perşembe

Elveda

   Beyaz bir güne başladık yine. Güneşin ışınları ışıl ışıl yüzüne vurdu. Sana baktım ve gözlerinde o parıltının yarattığı çocuğu gördüm. İçinden ışıl ışıl parlıyordu çocuk. Sana baktığı o anda vuruldu. Gözlerin bana yalan söylemiyor gibiydi. Yanına yaklaştım ve basit bir "Günaydın" kelimesi ile gözlerinde oluşan mutluluk damlalarını gördüm. Ağlamıyordun, gözlerinden akan yaş değildi. Saf bir çocuğun mutluluğuydu o. O çocuğu görünce içimdeki çocuk bana haykırdı. "İşte bu o." dedi. Gözlerine bakıp "Seni seviyorum." demek için yanaştım sana doğru ama yapamadım. İçimdeki çocuk göz göze geldi seninkisiyle, susuverdi aniden. Yitiriverdi aklını o an. Bırakamadı o gözlerini bir daha. İçine işledi çocuğun. Sana küçük bir hediye verdi ama onu bile zar zor kabul etti o çocuk. Kırılmıştı. Daha önce hiç kırılmadığı kadar büyük bir gürültüyle kırılmıştı çocuğun kalbi. İçimde o saf ruhuyla göz yaşlarını dökerken seninkisi sadece bakmakla yetindi. Yardım eli hiç uzatmadı. Bırakamadı yine de seni. Onun sana verdiği hediye aslında kalbiydi. Ama senin çocuğun bunu anlamadı. Sonra da derinden bir "Elveda" kelimesi fısıldadın kulağına. Kalan kalp kırıkları da toza dönüştü o an. Esen rüzgarla savruluverdi havaya. Yemin etti çocuk bir daha sevmemeye, bıraktı gitti onu çünkü dünyası. En sevdiği kişi ona bir yabancı gibi davranmıştı çünkü. Uzaklaştı çocuk. Bir daha dönmemecesine uzaklaştı. Ardına bir daha bakmadan beni terketmişti çocuk...

Amesoeurs Discography

Uzun zamandır sevdiğim, dinlediğim, kulakta ayrı bir tat bıraktığını düşündüğüm nadide, fransız asıllı bir gruptur kendileri. Keyifli ...